Benim Kitaplarım, DENEME, Edebiyat, Sevdiğim Yazarlar
Yorum Yapın

Hayatı Kendinin Kılmak: “Kavgam” ve “Âşık Bir Adam” Üzerine

İdeal okur için, her kitap, okurken bir dereceye kadar otobiyografi duygusu uyandırır.

Alberto Manguel

Karl Ove Knausgaard ve yazdığı altı ciltlik “Kavgam” serisi dünyanın geri kalanında olduğu kadar değilse de bizim edebiyatımızda da bir hayli yankı uyandırdı. Öncelikle bir anlamda “çok satar” olarak sunulması ve Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” serisi ile kıyaslanması tartışma yaratsa da, serinin henüz Türkçe’ye çevrilmiş ilk iki kitabını okuyanlar Knausgaard’ın yaptığından oldukça etkilenmişe benziyor.

Aslında uluslararası edebiyat camiasında “Kavgam” serisi üzerindeki ilk tartışma, romanın “tür”ü üzerine odaklandı görebildiğim kadarıyla. Yazarın kendisi “Kavgam”ı “otobiyografik roman” olarak nitelendirse de ilkin bir otobiyografi olarak görülen, sonrasında özkurgu, otobiyografik kurmaca, anı, deneme hatta bildungsroman ve künstlerroman gibi farklı türlere yakıştırılan romanın biçimi bir anlamda içeriğinin önüne geçti. Gerçekten üç binden fazla sayfalık ve altı ciltlik, Karl Ove Knausgaard adındaki Norveçli bir yazarın yazdığı bu şey neydi? Doğrusu “Kavgam”ı adlandırmak ya da bir türün içine sığdırmak pek kolay görünmüyor, öte yandan bunun önemli olduğunu da düşünmüyorum. “Kavgam” her şeyden önce bir “roman” ve Knausgaard da bir yazar, “yaratıcı yazar”.

Peki Knausgaard ne yapıyor? “Kavgam” ve “Âşık Bir Adam” romanlarından gördüğümüz kadarıyla öncelikle “gerçeklik” ve “kurmaca” üzerine odaklanıyor. İlk bakışta “hayatını yazmış” gibi görünse bile Knausgaard aslında hayatını romana çeviriyor. Bu tutumun “yazsam, hayatım roman olur” söyleminden bir hayli farklı olduğunu da belirtmek gerekiyor elbette. Şöyle ki, Knausgaard “sıra dışı” ya da olağanüstü bir hikâye anlatmıyor. Hepimizin başından geçen ya da geçebilecek; ölüm, aşk, evlilik, aile hayatı, hayatını kazanmak, taşınmak, temizlik, çocukların bakımı ve büyümesi gibi son derece “sıradan” şeyleri yazıyor. Çağdaş romanın biri diğerine benzer biçim ve temalarını düşününce oldukça cüretkar görülebilecek bu çıkışı ve yaşantıyı sanata çeviren üslubu, bildiğimiz roman biçimini ve olay örgüsünü bir kenara iten tavrı ile de çağdaş kurmacaya yeni bir soluk getiriyor. “Edebiyatın tek mecburiyeti, farklı bir şeyin peşinde olmak” diye düşünen Knausgaard’ın çağdaş kurmacada farklı bir alan açtığını ve bu anlamda da çağımızın roman anlayışını etkilediğini neden söylemeyelim?[1] Sadece kendi hayatı ve bireyselliği, yahut varoluşu değil yazarın meselesi; bu dünyada, şu anda, (post)modern bir aile hayatının, bireyin yaşadığı bunalımların, toplum içinde varoluşun, sanat ile hayatın kesiştiği noktaların, geçmiş ile şimdinin sürekli birbirinin içinde oluşunun, gerçek ile kurmacanın birbirinden ayrılmayışının romanı yazdığı. Knausgaard hayatını tüm sıradanlığıyla anlatırken takıntılı bir arşivci gibi hayatın dökümünü çıkarmıyor. Yaşantı dediği materyal içerisinde kurmacaya dönüşebilecek olanı, kurmacaya katkı sağlayacak olanı çekip alıyor ve gerçek bir romancı titizliğiyle işliyor. “[S]ürdürdüğüm hayat anlamlı değildi, ondan hep uzaklaşmak istiyordum. Dolayısıyla sürdürdüğüm bu hayat bana ait değildi.” diyen yazar, bir anlamda “hayatı kendinin kılmak” için uğraşıyor belki de[2]. “Kayıp Zamanın İzinde”n giderek geçmişi yakalamaya, onu kendi geçmişi kılmaya, gerektiğince hatırladıkları ve hatırlamadıklarıyla yeniden kurgulamaya; sıradan, gündelik olanın içinde “kayda değer” olanın geçici güzelliğini ortaya koymaya çabalıyor.

“Hipnotik” Bir Anlatı ya da “Yazarın Yeniden Doğumu”

Knausgaard, edebiyatta üzerinde çokça tartışılan, bu kadar tartışıldığı için de bir “klişe” halini alıp dikkatlerden uzaklaştırılan bir meseleyi tekrar gündeme getiriyor: Neyi yazdığın değil, nasıl yazdığındır önemli olan. Sıradan ve basit olan gerçekliği yeniden kurgularken nasıl yazması gerektiğini iyi biliyor yazar. Nihayetinde gerçekten daha gerçek, kurmacadan daha kurmaca bir anlatı koyuyor önümüze. Babasının ölümünü, yeniyetme bir delikanlıyken Norveç’teki hayatını, yazma mücadelesini ya da kavgasını, eşiyle tanışmasını, İsveç’e taşınmasını, çocuklarının doğumunu, bir yazar arkadaşıyla sohbetini son derece canlı bir şekilde dökebiliyor sayfaya. Öyle ki okur, bunların hepsinin yaşandığını, hikâyenin “gerçek bir olaydan uyarlandığı”nı, olayların tam olarak böyle olmuş olması gerektiğini düşünüyor ister istemez. Öte yandan Yasemin Çongar’ın çok yerinde hatırlatması gibi, “Hatırlamak başlı başına bir kurgulama edimi değil mi nihayetinde?[3]

Dikkatli bir okur “Kavgam” ve “Âşık Bir Adam”ı okuduğunda Çongar’ın şu sözlerine de hak verecektir: “…yaşanmış anları hafızada tutulması imkânsız bir zenginlikte tarif ederek birbiri ardına dizdiği için, yazarın hatırlamaktan ziyade hayal etmekle meşgul olduğunu, kurguladığını seziyoruz.” Emily Stokes’un da Financial Times’da belirttiği gibi Knausgaard’ın romanındaki anlatı “gerçek olmak için fazla kalabalık ve ayrıntılı, kurgu olmak için ise fazla sıradan[4]. Bu konuda “Kavgam”da geçen şu cümleler, hem Proust benzetmelerine hem de gerçeklik ile kurmaca arasında yazarın kurduğu ilişkiye dair hayli önemli ipuçları veriyor bana kalırsa: “Zamanında geçmişi düşünmek için hayli çok, hem de hastalık derecesinde çok zaman harcamış olsam da, ve yine bu nedenle Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sini sadece okumakla kalmayıp özümsemişsem de, şimdi fark ediyorum ki geçmiş artık zihnimde neredeyse hiç yer kaplamıyor.[5]

Diğer taraftan, yazarın artık zihninde hiç yer kaplamadığını söylediği geçmişi bu denli detaylı ve gerçekçi bir biçimde sunabilmesi ve ilk cildin üzerinde oldukça çalışılan ilk bölümü dışında kısa bir süre içerisinde yazılan romanın “écriture-automatique” yanı, okurda adeta “hipnotik” bir etki bırakıyor. “Hipnotik”, romanda sıkça kullanılan bir kavram olmanın yanı sıra Knausgaard okumanın çarpıcı yönlerinden birisi. Bahsettiğim bu “hipnotik” etkiyi Elvan Özkaya şu şekilde ifade ediyor: “bazen sıradanlığı tıpkı su sesi gibi sizi uyutmaya çalışsa da gözünüzü alamıyorsunuz sayfalardan[6].

Anlatısına şu şekilde başlıyor Knausgaard: “Kalp için hayat basittir: Atabildiği kadar atar. Sonra durur.” Bu denli sıradan ve çarpıcı olan bu cümle, aslında romanın geri kalanının da bir ön izlemesi olarak görülebilir bana sorarsanız. Anlatıya “ölüm”le başlayan yazar; ölümün basitliği, sadeliği, sıradanlığı, anlaşılmazlığı, bir kavram olarak modern çağdaki anlamı ve ritüelleri üzerine güçlü imgelerle, çarpıcı örneklerle ölümü ve ölüyü anlatıyor. Aslında bir roman girişinden çok felsefi yahut psikolojik bir anlatının edebi bir dille yazılmış versiyonuna benziyor bu giriş. Çünkü Knausgaard sorular soruyor, örnekler veriyor, tezler öne sürüyor ve açıklamalar yapıyor bu satırlarda. Ayrıca Knausgaard, romanın bildiğimiz anlamda zaman ve olay örgüsünü de parçalıyor. Bir olay örgüsü, zaman ve mekan izleğinden ziyade çağrışımlarla ilerleyen anlatı, okurunu hiç zorlanmadan “peşinde sürüklüyor”. Knausgaard’ın zor anlaşılır ve takip edilmesi güç bir dili ve üslubu yok, zaman zaman uzun cümleler ve ayrıntılı açıklamalar veriyor olsa da asıl alamet-i farikası son derece basit ve sıradan üslubunda yatıyor. Can Semercioğlu’nun deyişiyle “Knausgaard’a sıradanlığın rayihasını tam da bu basitlik veriyor[7].

Nihayetinde Knausgaard, çağdaş kurmacada sıkça gördüğümüz gibi “edebiyat parçalamak” yerine “edebiyatı parçalama”yı tercih ediyor. Alıntılanacak cümleler yazmıyor, hiçbir zaman deyim yerindeyse “poz kesmiyor”, kurmacanın başat kuralı olan –mış gibi yapmaya bile gönül indirmiyor. Edebiyatta oldukça tartışmalı olan “yazarın anlatıdaki yeri” konusuna kafayı pek takıyor gibi de görünmüyor. Anlatının tam orta yerinde tüm varlığıyla duruyor, açıklamalar yapıyor, uzun bir denemeyi andıran bölümleri hiç çekinmeden yazabiliyor. Bir anlamda, “yazarın ölümü” tezinin karşısında “yazarın yeniden doğumu”nu simgeliyor Knausgaard.

NOTLAR

[1] Karl Ove Knausgaard, Âşık Bir Adam, Kavgam Serisi II, Monokl Edebiyat, 1. Baskı, 2016, Sf. 101.

[2] Karl Ove Knausgaard, Âşık Bir Adam, Kavgam Serisi II, Monokl Edebiyat, 1. Baskı, 2016, Sf. 76.

[3] Yasemin Çongar, “Edebî intihar ya da sonsuz bir şimdiki zaman”, K24, 4 Şubat 2015, http://t24.com.tr/k24/yazi/edebi-intihar-ya-da-sonsuz-bir-simdiki-zaman,16

[4] Emily Stokes, “The Proustian achievement of Norwegian writer Karl Ove Knausgaard”, Financial Times, 14 Mart 2014, http://www.ft.com/intl/cms/s/2/e3900536-aa11-11e3-8497-00144feab7de.html#axzz3mmGAZHtb

[5] Karl Ove Knausgaard, Kavgam, Cilt I, Monokl Edebiyat, 1. Baskı, 2015, Sf. 42.

[6] Elvan Özkaya, “İngiltere’de 4 Türkiye’de 1”, Radikal Kitap, 31 Mayıs 2015, http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/ingilterede-4-turkiyede-1-421344

[7] Can Semercioğlu, “Sıradanlığın Rayihası”, Sabit Fikir, 2 Haziran 2015, http://www.sabitfikir.com/elestiri/siradanligin-rayihasi

Yorum yapmak ister misiniz?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s