Bu Aralar Okuduklarım, Edebiyat-Dışı
Comments 3

“Ermeni Meselesi Hallolunmuştur” – İkinci Kısım

İki bölümden oluşan bu yazının başlangıcını okumak için tıklayınız.

Taner Akçam’ın “Ermeni Meselesi Hallolunmuştur” kitabından yola çıkarak, yazının ilk bölümünde “mesele”nin ne olduğunu ve o dönemde nasıl genel bir planın parçası olduğunu aktarmaya çalıştım. Evet, Ermenilere yönelik politikalar bu genel planın bir parçasıydı, ancak bunu “yaşanan acıların ortak olduğu” retoriğine sığınmadan anlamak gerekiyor. Zira Akçam’ın da ortaya koyduğu gibi; benzer politikalar diğer halklara da uygulanmış olmasına rağmen “Ermeni Meselesi”ne özel bir “hassasiyet” gösterildiğini anlıyoruz. Şimdi bir önceki yazıda kaldığımız yerden devam edelim.

  • Balkan Savaşları ve Mübadeleler

Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşı’ndaki yenilgisi aslında birçok açıdan “sonun başlangıcı” olarak görülebilir. Savaş sonrasında tarafların yaptığı anlaşmaya göre, “İsteyen kişiler, tanınan bir süre içerisinde, tabiyet değiştirerek kendi devletlerine göç edebileceklerdi“. Bu durum, etkisi bugüne kadar süren çalkantılar dönemindeki önemli bir tarihi kavşaktı. Bütün Balkanlar bir mübadele sahnesine dönüştü, ülkeye gelen göçmenler için iskan alanları bulunması, sürgün edileceklerin organizasyonu… Bir anlamda bu mübadeleler, “1915 Tehciri” öncesinde Osmanlı Devleti ve İttihat ve Terakki Partisi için “çıraklık dönemi” olarak işlev gördü. Bu arada parantez açarak, şunun altını çizmemiz gerekiyor: Taner Akçam kitabında 1915 öncesini bir “tehcir/katliam/soykırım” hazırlığı olarak gördüğünü söylemiyor, hatta bunun böyle anlaşılmaması gerektiğini özellikle belirtiyor. Yine de yazarın kendi ifadesiyle söylersek; iki olay arasında “hem işin organizasyonu, hem de kadroları açısından açık bir süreklilik” gözlemlenebilir. Evet; 1915’te planlı, sistematik ve sıkı kontrol altında, Akçam’ın ifadesiyle tarihsel, sosyolojik ve ahlâki açıdan baktığımızda “soykırım” olarak adlandırabileceğimiz bir uygulama yürürlüğe konuluyor. Ancak tehcirin önemli adımları da duruma göre karar verilerek yürüyor. Bu iddia, İttihat ve Terakki’nin ve yöneticilerinin “pragmatik” taraflarını göstermesi bakımından da dikkate alınmayı hak ediyor. Yine de Balkan Savaşları tecrübesinin gösterdiği, ülkede “istikrar” için tehdit olarak görülen “unsur”ların “bünyeden temizlenmesi” gerekliliği. Dolayısıyla “Anadolu’nun homojenleştirilmesi” planı da bu çerçevede bir bütün olarak değerlendirilmeli. Ne var ki, büyük ihtimalle Ermeni nüfusun çokluğu sebebiyle onlara “özel” bir politika güdüldüğünü de önemle belirtmek bir vazife. Akçam, kitabında Rumlar için söz konusu olan mübadele örneğini Ermeni Tehciri konusunda bir karşılaştırma ve fikir verebilmesi açısından ele alıyor. Söz konusu dönemde nasıl bir altüst oluşun yaşandığını anlamak için birkaç rakam, öyle sanıyorum ki, bize daha iyi fikir verebilir. Kitapta 1912-1920 yılları arasında toplam 413.922 Müslüman’ın Balkanlardan Osmanlı topraklarına göç ettiği; hemen hemen aynı dönemde de 755.823 Osmanlı vatandaşı Rum’un İttihat ve Terakki yönetimi tarafından sürgün edildiği belirtiliyor. Yurda “avdet eden” göçmenlerin de Türk ve Müslüman olmasına önem gösterildiğini ekliyor Akçam.

  • Ermenilere Karşı Gündeme Getirilen Politikalar

Öncelikle şu esası hatırda tutmakta fayda var: “Ermenilerin tehciri doğrultusunda alınan kararda, İttihatçı yöneticilerin kendi sözleriyle ‘Şark Sorunu’ olarak da bilinen, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması sürecine bir son vermek düşüncesi etkili olmuştur“. Ayrıca yazının daha önceki kısmında da aktardıklarımı düşünerek Akçam’ın şu tespitine kulak vermek gerekiyor: “Ermenilerin sürgün edilmeleri, resmi Türk tezlerinde sıkça tekrar dilen ‘sadece savaş sırasında ortaya çıkmış bir ihtiyacın ürünü’ değildir”. Zaten buraya kadar anlatmaya çalıştığım noktalardan birisiydi bu. Akçam’ın dediği gibi “[Tehcir] karar[ı] köklü bir sorunu çözmek için alınmıştır“. Dahası bir “tehdit unsuru” olarak görülen ve devlet için “güvenlik endişesi” doğuran bu soruna, İttihat ve Terakki hükümeti yazarın sözleriyle “devletin varlık veya yokluk sorunu olarak yaklaştı”. Bu iki yönlü algıyı, yukarıda belirttiğim “ahval ve şerait” ile bütünlediğinizde, aslında ortada “rasyonel” de diyebileceğimiz, ancak daha ziyade bir “devlet refleksi” olarak görülmesi gereken bir durum olduğu açıktır. Dönemin tanıklıkları ve basında yer alan haber ve yazılar da bu inancı kuvvetlendirir. Ayrıca sadece bir “sürgün”den bahsetmek, nereden bakarsanız bakın “safiyane” bir yaklaşımdır. Amaç sadece Ermeni nüfusu çeşitli bölgelere dağıtarak güvenliği sağlamak değil, bir anlamda Anadolu’dan “gayritürk ve gayrimüslim” Ermeniler’in izini silmektir. “Ermenilere yönelik, askerdeki Ermenilerin silahsızlandırılması, amele taburlarında toplanması, Ermeni köylerine silah araması ve savaş için yiyecek, araç ve gereç sağlamak için baskınlar düzenlenmesi gibi bir dizi tedbir” gündeme getirilir ve gerek merkezi gerekse yerel yönetimler tarafından bilfiil uygulanır. Geriye kalan Ermeni çocukların yetimhanelere verilmesi yahut Türk ve Müslüman aileler tarafından sahiplenilmesi, genç kadınların Müslümanlarla zorla evlen(diril)meleri ve benzeri birçok uygulama bugün bakıldığında açıkça devlet eliyle asimilasyon olarak görülür ve uluslararası hukuk anlamında ciddi yaptırımlara tabidir. Bugün “müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler”den bahsetmemiz sebepsiz değildir. Yıllar sonra Ermeni olduğunu öğrenen vatandaşlarımızın durumunu düşünün, bir kez. Ve hayatınızın bir noktasından sonra Türkiye’de bir Ermeni olarak yaşamak durumunda kaldığınızı.

Belki de 1915 ve sonrasında Ermenilere yönelik uygulanan politikaları, o dönemde Meclis-i Ayan üyesi olan ve “hürriyetçilerin babası” olarak bilinen Ahmet Rıza’nın mecliste yaptığı konuşmada yer alan sözleri en iyi şekilde özetler:

Bu bir zulümdür. Beni kolumdan tut, köyümden dışarı at, malımı, mülkümü de sonra sat, bu hiçbir vakitte câiz değildir. Bunu ne Osmanlıların vicdanı kabul eder ne de kanun.

Daha önce belirtildiği gibi seyahat yasağı, geniş çaplı tutuklamalar, sürüldükleri memleketlerine geri dönememek, iskan edilecekleri yer konusunda bir tercih yapamamak ve dahası mal ve mülkleri konusunda tasaruffun kendilerine ait olmaması, dolayısıyla geride kalan evlere ya göçmenlerin yerleştirilmesi, ya bu binaların kamu kuruluşu olarak kullanılması, yahut yönetimce bu mal ve mülklerin satılması, kilise ve diğer simgesel binaların sistematik tahribi, yıkılması yahut farklı amaçlarla kullanılması düşünüldüğünde bunun bütün bir halkın izlerini silmeye çalışılması olarak görmek de fevkalade mümkündür. Akçam’ın iddiası Ermenilere yönelik tehcir kararında da “çifte bir mekanizma”nın var olduğu yönündedir. Yani “resmi” tehcir kararı yerel yönetimlere iletilmekte ve valilik ile Jandarma’nın ortak operasyonları ile uygulanmaktayken; “imha emrinin bölgelere özel kuryeler eliyle gönderildiği” anlatılır. Bu konuda yazar çok sayıda birbiriyle uyuşan tanıklık ve ifadelere, hatta bu anlamın çıktığı resmi yazışmalara örnekler verir, ancak bunlar “resmi belge”ler olmadıkları için kamuoyu açısından ne kadar dikkate alınır, orası belirsizdir.  Bunun haricinde Ermenilerin sürgün sırasında “çeteler tarafından katledildiği” de resmi görüş tarafından sıklıkla dile getirilir, oysa Akçam’ın göstermeye çalıştığı aslında bu “çeteler”in o dönemki MİT olarak görülebilecek “Teşkilat-ı Mahsusa” tarafından organize edildiğidir. Bugün, “gerekirse yollarım adamları, Suriye’den birkaç füze attırırım” diyen bir müsteşara sahip olan kurumun, yüzyıl önce de benzer eylemlere girişmesi pek akıldışı değildir herhalde?

  • Osmanlı Arşivleri’nde Tehcir ve Katliamın İzleri

Taner Akçam’ın kitabındaki temel iddiası şu: “yapılan tüm temizliklere rağmen Başbakanlık Arşivi Dâhiliye Nezareti Şifre Kalemi evrakı, savaş sırasında Ermenilere yapılan uygulamaların farklı karakterini yani amacın Ermeni topluluklarının Anadolu’dan sürülüp çıkarılmaları ötesinde, onların yaşam koşullarını ortadan kaldırmaya yönelik olduğunu açığa çıkarmaya yetmektedir“. Kitaba adını veren cümle de 29 Ağustos 1915’te Dahiliye Nezareti tarafından Ankara Vilayeti’ne gönderilen bir telgrafta yer alır: “Vilâyât-ı şarkiyeye aid Ermeni meselesi hallolunmuşdur. Fuzûli mezâlimle millet ve hükümetin lekedâr edilmesine lüzûm yokdur“. Akçam’ın gösterdiği Ermenileri katledenlerin yahut katledilmelerine göz yumanların herhangi bir ceza almamış olmasıdır. Resmi tarih tezi bu konuda ağır cezaların verildiği ve hatta idamların olduğunu söyler (bkz. Yusuf Halaçoğlu). Oysa Akçam bu cezaların “katletme” ile ilgili olmadığını, birçok durumda ceza alanların ya “meseleyi kurcalayanlar” ya da Ermenilerin geride bıraktıkları mal ve mülklere hileli yollarla sahip olanlarla, ilgili olduğunu söyler. Ayrıca “katilleri kurtarmak için özel çaba” gösterildiğini de  resmi evraklardan yola çıkarak göstermeye çalışır. Dahası Ermenileri katleden çetelerin ciddi bir miktarının, yüzyıl içerisinde çokça örneğini gördüğümüz gibi, hapisten “salınıveren” azılı mahkumlar olduğu bilgisini de ekler. Bazı durumlardaysa “olaylar”da görev alan önemli isimler “örgüt içi hesaplaşma” gereği ile öldürülür ya da idam edilir. Bunlar da daha çok “ileride sorun çıkarabilecek” kişilerdir.

Tarihi anlatırken, özellikle de “soykırım” yahut “toplu katliam” olaylarının yaşandığı dönemler hakkında araştırma yaparken şu gerçeği akılda tutmak gerekir: Hiçbir devlet, geride “resmi” bir kanıt bırakmak istemez. “Arşivleri açalım” çağrıları bu anlamda zaten “soykırımı kanıtlayan” hiçbirşey bulunamayacağına olan güvenle söylenir. Oysa tarihin hiçbir döneminde devlet yazışmalarında “şu halkı soykırıma uğratalım, şunları şöyle öldürelim” diye yazmaz. Hannah Arendt ve çok sayıda akademisyen ve düşünürün Yahudi Soykırımı sonrası gösterdikleri gibi bu tarz olaylar için devlet bürokrasisi özel bir dil geliştirir. “Temizlik”ten, “tasfiye”den, “güvenliği sağlamak”tan ve hatta “tehcir”den söz eder belgeler; “katliam”, “soykırım”, “kıyım” ya da “öldürme”den değil. Dolayısıyla arşivlere bakan bir araştırmacı yahut bu konular hakkında bilgi sahibi olmak isteyen hiç kimse sadece resmi belgelere bakarak “yaşanların soykırım olup olmadığı” hususunda tamamiyle ikna olamaz. Ancak izleri sürerek, çeşitli tanıklıkları ve farklı devlet arşivlerini, komisyon raporlarını, tutanakları ele alarak genel bir fikir sahibi olunabilir. 1915’teki sürgünler hakkında da, tek tek her kazadan yola çıkarılacak kafilelerin izinin sürülmesi, terk edilenlerin ne yapılacağının hesaplanması, merkezden yerel yönetimlere düzenli olarak çekilen telgraflarda sorulan onlarca bilgi genel bir fikir verebilir.

Tehcir yolunda kafilelere saldıran çetelerin var olduğunu İttihat ve Terakki hükümeti bilir, bunun telgraflarla izini sürmek mümkündür. Talat Paşa “bu zulümlere bir son verilmesi gerektiğini” resmi kanallardan iletir. Oysa hem sürgünler hem de saldırılar ve katliamlar devam eder ve hükümet bu konuda herhangi bir önlem almaz. Adeta “ölümler göz göre göre gelir”.  Dahası sürgünler ve kurulan “kamplar” sebebiyle yardıma muhtaç kalan Ermeniler için yabancı ülkelerin gönderdikleri “yardım teklifi”, öyle anlaşılıyor ki, “içişlerimize karışmak” bahanesiyle reddedilir. Savaş şartlarında elbette yabancı ülke temsilcilerinin doğrudan bu operasyonlarda görev alması bir “güvenlik riski” doğurabilir. Ancak yine de hükümet yardımın kendisine yapılması gerektiğinde ısrar eder. Teşbihte hata olmasın ama belirli açılardan bugün Filistinli insanlara yapılacak yardımın İsrail hükümetine teslim edilmesi gibi bir şeydir bu da. Yardımın aslında neden reddedildiği, Cemal Paşa’nın Alman Büyükelçisine söylediklerine bakılarak daha iyi anlaşılabilir belki de:

Ermenilerin Türk Hükümeti’ne karşı olan direnci, ancak hiçbir yabancı hükümetten yardım beklememeleri gerektiği kendilerine öğretilebilirse kırılabilir.

Ayrıca hükümet, sadece yardımları reddetmekle kalmaz, yabancı temsilcilerin sürgün ve iskan alanlarında ya da yakınlarında olmaması için de gerekli önlemleri almaya gayret eder. Yardım etmeye çalışan yabancılar ya da bölgeden tanıklıklarını raporlayanlar hakkında soruşturmalar açılır ve tutuklamalar yapılır. Bu bir anlamda “izolasyon” politikasıdır, ayrıca “kolun kırılıp yenin içinde kalması için” yabancı gözlerin olanlara “tanık” olmaması gerekir. Bu amaçla bölgelere çekilen telgraflarla yabancı ülke görevlilerinin imparatorluğun hangi noktalarına seyahat ettiklerinin, hangi güzargahı kullandıklarının sıkı takibi yapılır ve yerel yöneticilere haber verilerek, “gerekli tedbirleri almaları” konusunda “özel” uyarılar sıralanır. Akçam’ın yazdığı şu satırlar, felaketin boyutunu çok daha çarpıcı bir biçimde ortaya koyar:

Yabancıların yollarda Ermeni konvoylarına rastlamamaları için alınan tedbirler yanısıra, bir de onların yollarda ceset görmemeleri için de tedbirler alınmış, yabancıların geçecekleri yolların önceden temizlenmesine dikkat edilmiştir.

Bir diğer ilginç ayrıntı da din değiştirip Müslüman olan Ermeniler’e dairdir. Önce “kendi rızasıyla” Müslüman olan Ermeniler yahut Müslüman erkeklerle evlenenen Ermeni kadınların sürülmeyeceği söylenir. Sonra bölgelerden gelen bilgilere göre çok sayıda Ermeni’nin “resmi olarak” din değiştirmesi sebebiyle, uygulama iptal edilerek onların da sürgüne dahil edilmesi istenir. Ayrıca sonrasında da din ya da kimlik değiştirip “Türk ve Müslüman” görünümünde olan Ermeniler için nüfus kayıtlarında özel bir şifreleme uygulaması başlatılır. Çünkü devlet, sonradan Müslüman olan Ermenilerin izini sürmek ister. Bu uygulamanın geçtiğimiz yıllarda Radikal tarafından ortaya çıkarılan “soy kodu” uygulaması ile bağlantılı olduğu da düşünülebilir.

  • 1915 Olayları: Tehcir, Katliam ya da Soykırım

Buraya kadar aktardıklarım yahut alıntıladıklarımı okuduysanız kendi kendinize şöyle soruyor olabilirsiniz: “İyi ama bunlar bir soykırım yapıldığını mı gösteriyor?“. Açıkçası aynı soruyu ben de çokça soruyorum kendime. Sonra anlıyorum ki, mesele “1915 Olayları”nı nasıl adlandıracağımız değil, en azından öncelikli olarak o değil, mesele neler olduğu ya da neler yaşandığı. Taner Akçam’ın “Ermeni Meselesi Hallolunmuştur” kitabı da bunu göstermesi bakımından ilgiyi hakediyor kanımca. Elbette yazar, belgelerden yola çıkarak bir anlatı kuruyor, bir tarihçi olarak “tarihi yeniden inşa ediyor”; kurduğu anlatının kendini dinleten, sözüne güvenilmesini sağlayan yönleri de ortada.

Kitabın son bölümünde, çalışmasında üç şeyi göstermeye çalıştığını belirtiyor Akçam;

Birincisi, 1915’te Ermenilere yönelik politikalar, Anadolu’nun etnik-kültürel yapısını homojenleştirmeyi amaçlayan bir nüfus politikasının parçası olarak gündeme getirilmiştir. İkincisi, bu nüfus politikalarının uygulanması sırasında Ermenilere diğer Hristiyanlardan farklı davranılmıştır. Üçüncüsü bu noktalar esas olarak Osmanlı belgelerine dayanarak gösterilebilir.

Burada kitabın tamamını aktarmam olanaksız, zaten her okuma okurun bakış açısını yansıtacağı için birebir tutarlı bir okuma yaptığımı da iddia etmeyeceğim. Yazı boyunca Akçam’ın söylediklerini ve bunlardan benim anladıklarımı, okuduklarımın aklıma getirdiklerini yazmaya çalıştım. Bu son kısımda da aynı yönü izleyeceğim.

Taner Akçam, sonsözünde bugüne kadar 1915 Olayları’nın tartışılmasının ısrarla ve sürekli “Soykırımdı, değildi” tartışmaları üzerinden siyasi bir pozisyon alarak yapıldığını vurguluyor. “Soykırım” tanımlamasının hukuki bir boyutu olduğunu hatırlatarak, “mesele birkaç kavram meselesi değil” demeye çalışıyor. Bugün, hele de aradan yüzyıl geçmişken asıl olan “ne olduğu” ile yüzleşilmesi. Bunun için de Akçam’ın dediği gibi “ilk önce ortada bir suçun işlenmiş olduğunun kabul edilmesi gerekir. Eğer ortada işlenmiş bir suç yok ise, 1915’in ‘soykırım mı, insanlık suçu mu, savaş suçu mu’ olduğu konusunda bir tartışmanın anlamı yoktur“. Acı olan şu ki Türkiye’de sadece devletin resmi tarih tezi değil, aynı zamanda birçok kişinin “şahsi görüşü” de Akçam’ın dediği gibi, “yaşananların bir suç kategorisi ile açıklanmayacak, ‘normal’ bir eylem olduğu fikrinden” hareket etmektedir. Bu konuda da şöyle diyor Akçam:

Ana sorun bu zihniyette düğümlenmektedir. Zannediyorum, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, öncelikle gerekli olan şey, ortada ahlâken mahkûm edilmesi gereken yanlış bir eylem olduğu gerçeğinin kabul edilmesidir. 1915’in ahlâken savunulamaz bir davranış olduğu başlangıç noktası yapılmadığı müddetçe ciddi ve sıhhatli bir tartışmanın mümkün olamayacağı rahatlıkla iddia edilebilir.

“Soykırım” tanımlamasına dair de son bir şerh koymanın gerekliliğine inanıyor olmalı ki; “şüphesiz soykırım sadece ceza hukukuna ilişkin bir tanım değildir” diyor Akçam ve ekliyor: “1915’te yaşanan kitlesel imhayı tanımlamak için soykırım kavramı kullanılabilir. Nitekim bu satırların yazarı da bu fikirdedir“.

Uzunca bir alıntı olmasına rağmen son satırları, meseleyi olabildiğince aradan çıkarak vermeye çalışacağım. Zira ahlâken, vicdanen ve toplumsal bir varlık olarak sorumluluk hissediyorum ve bu konuda Akçam’ın söylediklerine katılmamam mümkün değil…

Kim hangi kavramı kullanırsa kullansın, mutlaka engellenmesi gereken büyük bir insalık dramı ile karşı karşıya olunduğu kabul edilmelidir. Tarihle yüzleşmek bu tür dramların tekrarını engellemek açısından önemlidir. Türkiye’nin tarihle yüzleşmeye bu denli tepki göstermesi ve öfke duyması tutumunda ürkütücü olan yan, böyle bir tavrın ciddi bir “tekrar potansiyeli” ihtiva etmesidir.

Yaşanmış acıları anlayan, nedeni ne olursa olsun, dini, etnik kökeni farklı diye insanlara karşı işlenmiş cinayetleri kınayan bir dil geliştirilmedikçe sorunun çözümü doğrultusunda sağlıklı adımların atması mümkün olmayacaktır. Yani öncelikle ihtiyacımız olan şey, ahlâken, vicdanen kabul edilemez bir eylemle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini görmek ve buna uygun bir dil geliştirebilmektir.

3 Comments

  1. iletisimden yeni cikan raymond kevorkian’in “ermeni soykirimi” kitabi var, il il bölge bölge “vahset”in nasil organize edildigini ve uygulandigini anlatan bir calisma…

    Beğen

    • Soner Sezer says

      Evet, bu “mesele” ile ilgili olarak dünyada ciddi bir literatür var aslında. Gördüğüm kadarıyla önemli metinlerde artan bir hızla dilimize çevrilmekte. Sanırım hepimizin dileği, “yüzüncü yıl”ın yeni bir başlangıç olması yönünde. Bu konuda ne kadar çok bilgi sahibi olursak, o denli mantıklı ve “ahlâklı” tartışmalar yürütebileceğiz.

      Umutla,
      Soner

      Beğen

  2. Geri bildirim: “Ermeni Meselesi Hallolunmuştur” | Sükût Suikastı

Yorum yapmak ister misiniz?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s