BAŞKA?, Edebiyat, Haberler
Yorum Yapın

“Edebiyata Övgü” ya da “İyi Ki Doğdun K24!”

Bağımsız gazetecilik platformları T24 ve P24’ün ortaklaşa bir çabayla kurduğu, çevrimiçi “Kitap Kültür Kritik” dergisi K24, geçtiğimiz günlerde “usul usul sözünü söyleyerek” yayın hayatına başladı. K24’ü, genel yayın yönetmeni Sibel Oral, ilk “Editörden” yazısında “Kaybolmak için yeni bir dünya” olarak duyurdu. Umberto Eco’nun, “Bizler kitaplar için yaşıyoruz. Kargaşa ve yozlaşmanın egemen olduğu bir dünyada hoş bir görev bu” sözünden yola çıktığını belirten çevrimiçi dergi, görünen o ki “Edebiyatın Başka Sinema”sı ya da “Başka Edebiyat” olacak. Özellikle günümüzde sıkışıp kaldığımız “sığ kültür ortamı”, “dostlar alışverişte görsün eleştiriciliği” ve “bağımsız medya” kanallarının önemi düşünüldüğünde, edebiyatımız adına belki de henüz başında olduğumuz bu yılın “En Önemli Edebiyat Olayı” olarak görülecek K24. Hâl böyle olunca da, Sükût Suikastı’ndan K24’e bir selam göndermek ve “hoşgeldin” ya da “İyi ki doğdun” dileklerimizi iletmek farz oldu. Ne de olsa bu kültür ortamında “beraber güneşe gülüp, beraber dövüşeceğiz“.

Sibel Oral’ın, yazısında K24’ü “yeni bir dünya” olarak nitelendirdiğini söyledim. Kendi sözleriyle, “İçinde kaybolacağınız bir dünya. Dünyayı hep birlikte kitaplar üzerinden okuyup, anlamaya çalışacağımız, kitaplara var gücümüzle sarılacağımız yeni bir dünya” bu. Dünyayı kitaplar üzerinden okumak, politik bir gözle “küçümsenecek” bir iddia olarak görülebilir belki. Oysa yaşadığımız bu dünyaya ait “anlamlı noktalar” oluşturabilmekte; geçici siyasi çekişmeler, sürekli değişen gündem maddelerinden çok daha fazla edebiyatın derin içgörülerine, insan hâkikatine yaklaşmaya çalışan sözlerine ihtiyacımız var gerçekten de. Hele de bir türlü boy atamayan ve her daim güdük, her daim edebiyatımızın gerisinde kalan bir eleştiri ortamında. Kitap tanıtım yazılarının ötesine geçecek, “okurun kolaycı tercihleri”nin karşısına çıkacak ve en az edebiyat kadar lezzetli ve bir o kadar doyurucu eleştiri yazılarına ihtiyacımız var.  “Çok konuşulan”ın gölgesinde kalan “çok konuşulması gereken” kitapları gündeme getirmeye niyetli bir eleştiri anlayışına ihtiyacımız var. Reklamverenin önüne okuru, okurun keyfinin yerineyse onun faydasını ve birikimini koyabilecek edebiyat değerlendirmelerine ihtiyacımız var. Sibel Oral’ın dediği gibi “Okuyarak düşünenlerin, okuyarak yazanların, “okuduğu kitabı yazanların,” ama her ne olursa olsun kitaplardan vazgeçmeyenlerin yazdığı” mecralara ihtiyacımız var.  Orhan Pamuk gibi “dünyaca ünlü” bir yazarın yeni yayınlanan kitabını “magazin tartışmaları”nın ötesine geçebilecek düzeyde ele alan eleştiri yazarlarına ihtiyacımız var. Yazarlarımızın kurmaca metinlerinin yanında edebiyat incelemeleri kaleme almalarına, bunları okuyup edebiyatı bağlamı içinde değerlendirebilecek “nitelikli okur”lara ihtiyacımız var. Sadece ülke gündemini değil, edebiyatın dünyadaki seyrini takip eden, salt dilimize halihazırda yapılmış çevirilerle yetinmeden, gerekirse elini taşın altına koyup o çevirileri yapabilecek kalem sahiplerine ihtiyacımız var. Sadece gündemin peşinden giden değil, gündemi belirleyebilecek edebiyat eleştirilerine ihtiyacımız var. Sadece güncel olanı değil, kalıcı olanı dert edinen bir kültür cemiyetine ihtiyacımız var. “Daha çok okunmak” değil, “daha çok anlaşılmak” ve “tekrar tekrar okunabilmek” derdinde olan yazılara ihtiyacımız var. Basın bültenlerini, tanıtım yazılarını alıp sitelerine koyan değil, kitabı eline alıp okuyan, sonra da korkmadan, çekinmeden yazısının başına oturacak eleştirmenlere ihtiyacımız var. Edebiyatın, salt edebiyattan oluşmadığını ve doğaldır ki, “edebiyat-dışı olanın da edebiyata dahil olduğunu” bilen yayın kurullarına ihtiyacımız var. Davet üzerine gidip şık restoranlarda yapılan, sorulacak sorusu, verilecek cevabı önceden belli olan söyleşilere değil; eserin derinine nüfuz eden, beklenmedik sorularla okuma deneyimini zenginleştiren, yıllar sonra okunduğunda bile yeni şeyler söyleyebilen “yazarlarla sohbet” yazılarına ihtiyacımız var. Her yerde ismini gördüğümüz, tüm köşeleri tutan “sanat tacirleri”ne değil, söyleyecek sözü olan; yaşı ve tecrübesiyle değil, bilgisi ve kabiliyeti ile yazacak eleştirmenlere ihtiyacımız var. “Tanıdık ilişkileri”yle değil, nitelikli analiz ve açık söz ile ilerleyecek bir eleştiri anlayışına ihtiyacımız var. “Edebiyat Öldü!” ağıtları yakan değil, yaşayan edebiyatın değerini ölçebilecek eleştirmenlere ihtiyacımız var.

Hardwick

Belli ki, işte bu ihtiyaca cevap vermek üzere yola çıkıyor K24. İlk sayısının özgün ve kaliteli içeriği de edebiyat dünyamız adına sevindirici bir tablo çiziyor. K24’ün ilk dosya konuları: “Kafamda Bir Tuhaflık” ve “Otobiyografi”. Orhan Pamuk’un son romanı üzerine Murat Gülsoy, Jale Parla ve Feride Çiçekoğlu’nun yazıları merak uyandırıcı. “Edebiyatın üvey evladı” otobiyografi hakkındaysa Nilüfer Kuyaş, Enis Batur, Şavkar Altınel ve Yasemin Çongar gibi önemli isimlerin yazıları var. Kritik sayfalarında Haydar Ergülen Orhan Rifat şiirini, Asuman Kafaoğlu-Büke Murakami’nin son romanını, Ersan Üldeş ise dünyaca ünlü eleştirmen Harold Bloom’un dilimize 2014 yılında çevrilen “kanonik” eseri “Batı Kanonu” kitabını incelemiş. Söyleşilerde Tanıl Bora ve Alberto Manguel’le yapılan “sıradışı” sohbetler var, portre bölümünde ise geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan Tâlat Halman’a vefa. K24’ün “Evvel Zaman” bölümü ise bilhassa dikkate ve övgüye değer. Ahmet Kutsi Tecer’in “Rock’n Roll ve Yunus Emre” başlıklı yazısı adıyla olduğu kadar içeriğiyle de şaşırtıcı zenginlikte, Elisabeth Hardwick’in Harper’s Magazine’de 1959 yılında yayınlanan “Kitap İncelemelerinin Gerileyişi” makalesi ise adeta K24 ve edebiyat dünyamız için bir manifesto niteliğinde. Özellikle eleştiriyle ilgilenenlere tüm heyecanımla bu yazıyı okumalarını tavsiye ederim. Makale “değersiz romanların, alelâde düşünce kitaplarının misafirperverlikle karşılanmasına” sert bir biçimde muhalefet ediyor. Eleştirmen ve aynı zamanda bir yazar olan Hardwick, içinde bulunduğu kültür dünyasını şu çarpıcı tespitlerle özetliyor:

Herkesin “bir ihtiyacı karşıladığı” saptanıyor, herkese bir şey için “teşekkür” ediliyor ve herkes “aksi takdirde mükemmel olan bir yapıttaki ufak tefek kusurlar” için mazur görülüyor. Haftada birkaç kez, hatta neredeyse her gün “tamamen olgun bir sanatçı” çıkıyor; bu sanatçıların çoğu şu “Özgür Dünya’nın kendini tehlikeye atma pahasına görmezden geleceği mesajlar”dan getiriyor.”

Yaşadığımız bu kültürel çölde, tüm seraplara muhalefet etmek ve zengin yaşam örtüsünü yeniden yeşertecek cansuyunu ellerimizle kazıyarak bu vadiye getirmek boynumuzun borcu. İşte bu sebeple nitelikli eleştiri yazılarına ve okurlarına ihtiyacımız var. Bu açıdan baktığımızda K24’ün önemi diğer nitelikli dergiler gibi, ama hem ücretsiz hem de çevrimiçi olmasıyla onlardan farklı bir şekilde, kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bütün bu yazdıklarıma bakıp, “Yani?” diye sorgulayacak şüphecilere  Sibel Oral’ın gayet haklı bir şekilde söylediği şu sözlerle yanıt verelim: “Elbette böyle büyük laflar edip dünyayı kurtarmayacağız ama kendi dünyamızı kuracağız“.

Sevgiyle…

Yorum yapmak ister misiniz?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s