Edebiyat, Sevdiğim Yazarlar
Comment 1

Bir sır: Ben (Murat Gülsoy’un yazdığı) bir hikayeyim…

Sevgili Okur,

Murat Gülsoy’un ilk iki öykü kitabı “Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul” ve “Bu Kitabı Çalın” hakkında size üçüncü mektubumu yazıyorum. İlk mektubumda Murat Gülsoy’un kitaplarını (ç)almanızı tavsiye etmiş, ikinci mektubumda ise “Murat Gülsoy benim!” iddiasında bulunmuştum. Artık biliyor olmalısınız, size bu mektupları yazma amacım “Murat Gülsoy’un öykülerinde yarattığı kurmaca dünyanın ‘bilinen sırları’nı ve yazarın kurmaca edebiyat söz konusu olduğunda ‘ihlal ettiği kuralları’ ortaya koymak”. Bu amacı şimdiye kadar ne ölçüde gerçekleştirebildiğimden ise şüpheliyim, hele ilk iki mektubu düşündüğümde üslubum biraz dağınık, sözlerimse savruk gibime geliyor. Yine de denemede fayda var…

Hatırlatmak gerekirse Büyübozumu kitabında şöyle diyordu sevgili yazarımız: “Her edebiyat yapıtı kendinden önceki yapıtlarla bir ilişki içindedir” (Büyübozumu, Sf. 26). Yazar bunu ne kadar gizlemeye yahut yok saymaya çalışsa da bu durum böyledir. Bir palimpsest misali, satırları kazıdığınızda başka yazarların yazdıklarını görürsünüz. Size ait olduğunu sandığınız cümlelerin, fikirlerin altından başka imzalar çıkar. Nurdan Gürbilek’in dediği gibi sizden önce hep bir başkası vardır çünkü. Yahut Barthes’ın iddia ettiği gibi; aslında “yazmak, yeniden yazmaktır“. Bu durumun farkında olan yazar, istemli ya da istemsiz, belirli ya da belirsiz bir şekilde önceki yapıtları aşmaya, kendi sesini duyurmaya çabalar. Murat Gülsoy’u diğer yazarlardan ayıran ise, sadece denemelerinde ve edebiyat üzerine yazdıklarında değil öykülerinde de kurmacayı ve edebiyatı temel meselelerinden biri yapması. Edebiyatı edebiyatının konusu haline getirerek, var olan bu gerçeği bastırmak yahut gizlemek yerine açıktan başka yazar ve eserlerle hesaplaşması. Bir önceki mektubumda anlatmaya çalıştığım gibi, bunu kurmacanın “ihlal edilebilir kuralları”nı ihlal ederek yapması. Aslında tüm bu oyunbazlığı ile de kitaplarının bir edebiyat serüveni olduğunu, yazarın yazmakla hesaplaştığını, bir yandan da yazar olarak giriştiği bu mücadeleye uzaktan bakabildiğini, bakması gerektiğini gösteriyor. Bu durumu Gülsoy’un Borges’ten alıntılayarak kullandığı kavramla niteleyebiliriz belki de: “Kendini fark eden hikaye“.

Ele aldığım ilk iki öykü kitabındaki “yazmak”, “kurmaca ve gerçek”, “yazar olmak” gibi hikaye durumlarını tekrar hatırlarsak; Gülsoy’un öykülerinin “kendi üzerine düş(ün)en“,  kendini var eden ögeleri tekrar parçalarına ayırıp yeniden kurgulayarak, adeta kendi kendini yapıbozumuna uğratan öyküler olduğu açıkça görülüyor. Bu “farkındalık”  haline öykülerdeki doğrudan ya da dolaylı edebi referansları da dahil etmemiz gerekiyor. Örneğin, ilk kitapta yer alan “Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi”nde Peyami Safa’nın (Server Bedi mahlasıyla) yarattığı kurmaca karakteri Cingöz Recai’ye, “Gecenin ve Yazının Bilgeliğine Dair” öyküsünde Suç ve Ceza’ya, “Kendini Orhan Pamuk Sanan Adam”da doğal olarak Orhan Pamuk’a, “Mahşerin Otuz Beş Dakikası”nda Faruk Ulay, Oğuz Atay ve Ahmet Hamdi Tanpınar’a; ikinci kitapta, “Kayıp Eşyalar Bürosu”yla Oğuz Atay’a, “Hasta Bir Konak”ta Edip Cansever’e, “Kukla”da Umberto Eco ve Borges’e, “Yasadışı Öyküler”, “Yazarın Belleği” ve “Bu Kitabı Çalın” öykülerinde ise (Haldun Taner ve Dostoyevski alıntıları dışında) kendisine gönderme/atıf yapan, yahut doğrudan adını andığım ve gözümden kaçan diğer yazarların yazdıklarını alıntılama yoluna giden, hatta onların yarım kalmış metinlerini devam ettirme uğraşına girişen bir öykücülükten bahsediyoruz.

Doğrudan alıntılar, referanslar yahut hesaplaşmalar dışında, sevgili yazarımızın öyküleri, nasıl oluyor da “ben bir hikayeyim!” diyebiliyor peki? Aslında bu sorunun cevabını yine öykülerde aramak gerekiyor. Önce ilk kitaptan başlayalım: Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul. Bu kitapta yer alan “Kadınların Gölgesinde” adlı öyküde avukat Kerem Ç.’nin yazdığı mektupların esasen bir kurmaca karakter yaratmak ve ona bir hikaye armağan etmek olduğunu düşünmeden edebilir miyiz? Defne karakterinde “kendi hayalini yaratan” Kerem Ç.’nin yaptığının, kurmaca yazmaktan farklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu öyküdeki en ilgi çekici hamle ise; Kerem Ç.’nin  hikayenin sonunda yazdığı mektupta gerçekte Defne olmadığını itiraf edip, anlattığı tüm hikayeyi parçalarına ayırarak, sinemaseverlerin Se7en filminden hatırlayabileceği bir tarzla, aynı parçalarla bu kez farklı bir hikaye kurmaya girişmesi. Yazar, kurmacanın kurmacalığını bir kez daha hatırlatır bu hamleyle okura. Yani yazar, istediği yalanı size gerçekmiş gibi sunabilir, sonra anlattıklarının yalan söylediğini söyleyebilir, peki hangisi gerçektir? Elbette, tüm bunlar hikayedir, sevgili okur.

[Clio Team] 1958 Magritte Les Travaux d'Alexandre, 20x25 cm

Resim: Les Travaux d’Alexandres (Büyük İskender’in İşleri), René Magritte, 1958.

“Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi”nde farklı bir taktik dener sevgili yazarımız. Bu kez birinci, ikinci ve üçüncü şahıs bakış açıları arasında geçişler yaparak, metni karmaşıklaştırır. Metnin sonunda da üçüncü çoğul bakış açısından aslında tüm bunların bir hikaye olduğunu hissettirir okuruna. “Mahşerin Otuz Beş Dakikası”nda da birinci tekil şahıstan üçüncü tekil bakış açısına geçerek, yine bunun bir kurmaca olduğunu hatırlatır. Kendini açık eden, kurmaca olduğunun altını çizen öykülerin en belirginlerinden  birisi olan “Kağıttaki İz” öyküsü şöyle başlar: “Bu hikayede, bir üniversite yıllığında basılı olan bir fotoğraf anlatılacaktır. Hikaye, benim başımdan geçmektedir” (Kağıttaki İz, Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul içinde, Sf. 167). Yani olay örgüsü, karakter ve zaman gibi öykü ögelerini doğrudan ortaya koyarak, sevgili yazarımız kurmacanın okura “ben bir kurmacayım” diye seslenmesini sağlar. Sana anlatmak istediğim, daha açık anlatılamazdı sanırım sevgili okur, ne dersin?

Belki de daha açık anlatılabilirdi, bir deneyelim. “Bu Kitabı Çalın” kitabındaki öykülerin kapısını çaldığımızda bize yardımcı olabilecek dört öykü çıkıyor karşımıza: Bu Kitabı Çalın, Yasadışı Öyküler, Yazarın Belleği ve Kukla. Daha önce “çerçeve öykü” diye tanımladığım iki öyküyle başlamak yerinde olur sanırım. İlk olarak kitaba ismini veren öyküyü, “Bu Kitabı Çalın”ı ele alalım. Öncelikle öyküdeki yazar anlatıcı tüm açıklığıyla bize şunu diyor: Murat Gülsoy benim! Bahsi geçen kitap ile elinizde tuttuğunuz kitap arasında büyük bir eşleşme var gibi görünse de, anlatıcının geriye dönüşle anlattığı ve öyküde önemli bir yer tutan Cem karakterinin gerçekle ne kadar örtüştüğünü bilemiyoruz. Ayrıca kitabın isminin gerçekte var olan bir kitaba referans vermesi de gerçeklik yanılgısını güçlendiriyor. Ne var ki zamansal olarak, haliyle kitabın çıkışından önce yazılan bu öyküde, anlatılan kitap çalma vakasının yazarın ve “bu kitap”ın başından geçmiş olamayacağını biliyoruz. Magritte’in altında “Bu bir pipo değildir” yazan pipo resmini anımsatan bu durumda sadece kurmaca öykünün değil okurun da bu yazılanların kurmaca olduğunu bilmesi, anlatılanı bir “hikaye” olarak kabullenmesi, kurmacanın o en temel kuralının (kurmacadaki hikayenin gerçekmiş gibi anlatılması ve okunması) bile isteye ihlal edilmesi anlamına geliyor. Bu hamlesiyle yazar kurmacanın kurmacalığının altını çizerek “saf okur”u saf dışı bırakıp, “düşünceli okur”u oynadığı edebi oyuna katmak istiyor belki de. Aynı şey, kitabın son öyküsü olan Yasadışı Öyküler için de geçerli. Yine de zamandizimsel olarak bu öykü, kitaptaki öykü zamanının içinde de değerlendirilebilir. Çünkü yazarın öykülerindeki gizli mesajları çözdüğünü iddia eden Oktay Bey, bu çözümlemesini pekala dergilerde çıktığını söylediği (ve gerçekten de bir kısmı Hayalet Gemi’de bir kısmı da ilk kitabında yayınlanan) öyküler üzerinden yapmış olabilir. Ne ki, bu kez de sevgili yazarımız, anlattığı bu hikayenin sonunda aslında bütün bunların bir arkadaşının kendisine oynadığı oyun olduğunu anladığını ve bu öyküyü onun için yazdığını söylüyor!

“Yazarın Belleği” öyküsünde bir kurmaca karakterin ağzından kurmaca bir karakter olma hikayesini dinliyoruz. Öykü kurmaca karakterin “var olduğunun”, daha iyisi yazarın “onu var ettiğinin” farkında olmasıyla başlıyor. Ortada aslında bir olay örgüsü yok, kurmaca karakter yazarın belleğindeki boşlukta hikayesini bekliyor. Ama kurmaca bir öykü karakteri olarak “kendini bilme yeteneği” ile yaratıldığının farkında. Gerçekten ne olduğunu bilen bir anlatıcı karakter bu, ancak kim olduğunu ve nasıl bir hikayede rol alacağını bilmiyor. Bir yandan da kurmaca öyküde “kurmaca karakter” ve “kurmaca yazar” adeta düelloya tutuşuyor. Aynı zamanda bu bir öykünün yazılma serüvenidir de, yazılan öyküden alıntılar verilerek, kurmaca yazmanın ve kurmaca bir karakter yaratmanın ne demek olduğu üzerinde bizleri düşündürür sevgili yazarımız. Tüm hikaye buna dairdir.

Kukla, “yazdığı hikayenin tutsağı olmuş bir adamın öyküsü“dür. Kurmaca yazar anlatıcımız, hikayenin “gerçekçi olması için adama ait ne varsa tasarlamaya karar vermiş“tir. Ancak ne kadar detaylı tasarlarsa tasarlasın, ayrıntılara daldığı için bir türlü hikayeye giremez. Ve kendisinin de kurmacanın bir parçası olduğunu hatta yazmaya çalıştığı bu öyküyü aslında başka bir yazarın yazdığını, dolayısıyla kendisinin de kurmaca bir karakter olduğunu şu sözlerde açıkça hissederiz: “Kötü tasarlanmış, hatta sonu önceden hiç düşünülmemiş, sorumsuzca yazılmış savruk bir hikayenin içindeydim” (Kukla, Bu Kitabı Çalın içinde, Sf. 156). Dahası, işler bu noktadan sonra biraz daha karmaşıklaşmaya başlar, çünkü “kurmaca içinde kurmaca” gibi sonsuz bir döngüyle yüzyüze geliriz. Çünkü öykünün içindeki kurmaca yazar anlatıcı öykünün devamında bizlere şöyle der: “Her anımı, her yanımı, zihnimdeki bütün boşlukları dolduran bu adamın hikayesi, ne yazık ki yazdığı hikayeden başka bir şey değildi” (Sf. 156). Geldiği son noktada ise kurmaca yazar anlatıcı aslında tüm bunların bir hikaye olduğunu fark eder ve bu sonsuz düşten uyanmak için kendi kendisine şöyle seslenir: “Yazarım ben, diyorum içimden, hepsi bir düş, ben tasarladım bunları, hepsi bir düş. Evet hepsi bir düş.” (Kukla, Bu Kitabı Çalın içinde, Sf. 168)

Evet, sevgili okur, kurmaca denilen şey bir düşten başka bir şey değildir belki de. Kurmaca her eser, yazarının kurduğu bir düş, uydurduğu bir hikayedir. Yazar ile okurun gönüllü olarak katıldığı bir oyundur kurmaca. Belki sevgili yazarımızın ilk kitabındaki bir öyküsüne verdiği isimle, “Körebe” oyununa benzer. Ama belki de yazarın o öyküde anlattığı gibi, kimsenin düş gördüğü filan yoktur, aramızdan birini ortada bir rüya olduğuna inandırmışızdır hep beraber ve sevgili okurun bu düşü kurgulamasını sağlamışızdır…

Evet, sevgili okur, işte size üçüncü mektubumu da gönderdim. Bir hafta sonra ise bu kez, son mektubumu göndereceğim. Tüm gerçekleri açıklamak için daha şimdiden sabırsızlanıyorum doğrusu.

İmza: Bir Hikaye

1 Yorum

  1. Geri bildirim: Bir gerçek: Kendini Murat Gülsoy sanan adam | sinedebiyatro

Yorum yapmak ister misiniz?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s