Bu Aralar Okuduklarım, Edebiyat
Comment 1

Lizbon’a Gece mi Treni?

Hayatınızdan bunaldığınız, bir anda her şeyi değiştirmek istediğiniz olur mu? Ya da hayatta bir anda gelecek mucizelere inanır mısınız? O zaman “Lizbon’a Gece Treni” tam size göre!

Ama maalesef bana göre değil. Öncelikle sıradan bir hayatta gelecek mucizelere inanmadığımdan; dahası insanın kendi olması, kendini bulması değil, Tanpınar‘ın deyişiyle “kendini yapması”na inandığımdan. Bu blogu açarken beğendiklerim kadar, beğenmediklerime de yer vermek niyetindeydim. Bana sorarsanız, insan, daha iyisi entellektüel insan, bir filmi/kitabı/oyunu/resmi neden beğendiğini ya da beğenmediğini açıklayabilme kudretinde olmalıdır. Zira ancak ve ancak o zaman hakiki bir eleştiriden, bir “yorum”dan, bir değerlendirmeden bahsedebiliriz. Diğer türlü, eser hakkında söylenenler bir “malumat”tan öteye gidemez. Öyleyse bu kitabın neden “bana göre olmadığını” anlatmaya çalışayım, dilim döndüğünce…

En başta şunu söylemem lazım, okuma alışkanlıklarımı gözden geçiriyor, neleri okumalıyım, bugüne kadar neyi belki gereğinden fazla okudum, son zamanlarda buna dikkat etmeye çalışıyorum. Bilhassa güncel kitapları okuma konusunda oldukça çekingen davrandığımı söyleyebilirim. Bir kitabın ya da filmin “dilden dile dolaşması” bir anlamda “moda olması” belki birçoğunuzu olduğu gibi beni de biraz kendinden uzaklaştırıyor. Zaten bu blog da, burada yazanlar da, benim okuduğum, izlediklerim de Türkiye’de “niş” bir kitleye hitap ediyor. Bunu övünmek, ya da ayrıcalıklı olduğumu belirtmek için söylemiyorum, ne yazık ki durum bu… Velhasıl, “Lizbon’a Gece Treni” de bu sebeple okuma listeme girdi esasen. Malum, Kırmızı Kedi Yayınları son zamanlarda çağdaş edebiyat konusunda önemli bir atılım gerçekleştirerek, değerli kitaplar yayınladı. Lizbon’a Gece Treni de gerek Isabel Allende, Ömer Türkeş gibi referansları, gerek “dünyada iki milyondan fazla okur”u, gerekse kısa sürede 8 baskı yapması ve 2012 yılının en iyi 10 kitabından birisi olarak gösterilmesiyle dikkatimi çekti, hani o güzel ifadeyle söylersem dikkatime nazar oldu. Türkeş, Radikal Kitap’taki yazısında şöyle diyor kitapla ilgili olarak: “Lizbon’a Gece Treni’ barındırdığı tema zenginliğiyle şaşırtıcı bir roman. Dille, tarihle, aşkla, duygularla; kısaca dünyaya atılmış bireyin içinde bulunduğu durumla sorgulayıcı bir hesaplaşma“. Genel anlamda okumadan önce kitapla ilgili şöyle bir algı geliştirmiştim, “popüler olan, ama değerli bir kitap“. Okuduktan sonra ise “popüler olmasına çok fazla şaşırmadığım, biraz hakettiğinden fazla değer verilen bir kitap” düşüncesine ulaştım. Neden?

Lizbona_Gece_Treni

Çok Sürükleyici Bir Hikaye ve Hayatı Değiştiren Mucize(ler)…

İlginçtir, bir kitabı övmek için sıklıkla kullanılan cümle, “çok beğendim, o kadar sürükleyici ki, bir çırpıda okuyup bitirdim” olur. Bu cümle aslına bakarsanız popüler edebiyatın tüm gizlerini içinde barındırır. “Hoşa gitme, sürükleyicilik, hız ve tüketme“. İşte popüler edebiyatın temeli budur bana kalırsa! Elbette Lizbon’a Gece Treni’ni popüler edebiyat ürünü olarak görüp, yerden yere vuracak değilim. Ancak bu denli popüler olmasını da yabana atamam. Aslına bakarsanız romanın yazarı da felsefe eğitimi almış, profesörlük yapan Peter Bieri, ya da edebi adıyla Pascal Mercier; dolayısıyla bir yandan kendi hikayesini de anlattığı düşünülebilir.

Kitapta bana yapaylık hissi veren ise hikayeyi sürüklemek için yazarın bulduğu formüller. Örneğin, Raimund Gregorius neredeyse 40 yıldır okula gitmek için kullandığı yolda belli ki intihar etmek üzere olan bir kadınla karşılaşır o gün. Kadınla kısa bir süre konuşur, nereli olduğunu, anadilinin ne olduğunu sorar, “Portugese” cevabı ile bir anda hayatı değişir, belki de kadındır onun hayatını değiştiren. İlk mucize kadındır, sonra kadın onunla okula gelip, sınıfın bir köşesinde oturur. Ne ki, sonrasında defalarca yaptığı gibi popüler romanlarda görünmeyen cesaretleri de gösterir Mercier, kadın sessizce çıkıp gider Gregorius’un hayatından mesela. Ama mucizeler ve sürükleyicilik bitmez tabi, ne de olsa daha romanın başındayızdır. Aslında tüm bu mucizeler ve daha önce bashi geçen “tema zenginliği” sürükleyici olması içinmiş gibi bir izlenim uyandırır. Dilden, felsefeden, tarihten, aşktan ve inançtan nasibini alır Lizbon’a Gece Treni. Kitabın konusuna dönersek, Gregorius Portekizli kadınla tanışmasının ertesinde civarda, Hispanik dillerde  kitaplar satan bir kitabevine gider ve (yine nedense?) Portekizce bir kitap görüp, Portekizce bilmediği halde kitabın ismi ve “iyi kalpli” kitapçının yaptığı kısa bir çeviriden etkilenerek kitabı satın alır. Kitabın en büyük mucizesi ve anlatının kurtarıcısı da “Sözlerin Kuyumcusu” adındaki bu kitap olur. Portekizce bilmeyen “antik diller uzmanı” Gregorius, kitaba hani deyim yerindeyse “bir anda vurulur”. Bir sözlük alarak kitabı “çevirerek okumaya” başlar. Sonrasında ne yazarı, ne kitabevi tanınan bu kitabın sırrını çözmek için “Gece Treni” ile bir anda tüm hayatını geride bırakarak Lizbon’a gitmeye karar verir ve bu kararını uygular da…

Sözlerin Kuyumcusu’nun yazarı, Amadeu de Prado, bir anlamda Gregorius’un tam tersi, hep olmak isteyeceğiniz o “ideal kişilik”tir. Ne var ki, fazlasıyla “kahraman” edasıyla çizildiği için, bir okuyucu olarak kendinizi fazlasıyla yetersiz, Prado’yu ise fazlasıyla “ideal” bulmanız işten bile değildir. Portekiz’de geçirdiği süre boyunca nerdeyse 40 yıl önce ölmüş Prado’nun hayatını sayfa sayfa açar Gregorius, Mercier’in yazdığı kitabın da onun hayatını bize açması misali. Ama ilginçtir ki, Portekizce bilmeyen bu adam, her karşılaşmasında Fransızca veya en kötü ihtimalle İngilizce bilen insanlarla tanışır ve ne hikmetse Prado’yu tanıyan tüm bu karakterler bir kez bile, “sen de kimsin ki, neden bunca yıl sonra hiç tanımadığın bu adamın hayatının peşindesin?” diye sormadığı gibi, üstüne bir de kimseye söylemedikleri sırları bu yabancı adama açarlar. Eh ne yapalım, hayat belki de gerçekten böyle mucizelerle doludur! Daha önce de söylediğim gibi, yazar bir yandan hikayeyi sürüklemek için becerikli hilelere başvururken, öte yandan mucizeleri de ekonomik olarak kullanır. Asıl üzerine gidilmesi gereken mesele olduğu için, şu soruyu soralım: “Merak ögesi atıldığında, popüler romandan geriye ne kalır?“. Belki kitabı henüz okumamış olanlar için “düşüncesizce” diye değerlendirilecek bu cesur hamleyi yapalım öyleyse, kitapta merak uyandıran ögeleri ayıklayalım ve cevapları daha baştan verelim! Mesela Gregorius, kendisini muayene eden ve ona oldukça yardımcı olan doktor hanıma aşık olmaz. Trende tanıştığı zengin Portekizli ile bir anda dost olup evine yerleşmez de daha sonrasında bu olay gerçekleşir. João ölmez, Prado’ya bir zamanlar en yakın olan, onu en iyi tanıyan kişi Maria João hala yaşıyordur ve o kadar “güzel” değildir, zaten aralarındaki de tam anlamıyla bir aşk değidlir. Gregorius Estefânia Espinhosa’yı bile bulur ve onun ağzından da hikayenin farklı bir boyutunu dinlemeyi başarır. Ama tüm bunlardan sonra, hikayenin ortasında bir yerde de yaptığı gibi, ancak bu kez görünüşe göre sağlık sorunları sebebiyle temelli olarak, “eski hayatı”na, Lizbon’a döner… Peki tüm bu soruların cevaplarını bildikten sonra, okumaya değer ne kalır kitapta?

Açıkçası Lizbon’a Gece Treni’nin popüler olan “değersiz” romanlardan bir adım ötede ve “görece fena değil” olmasının sebebi: Prado’nun “Sözcüklerin Kuyumcusu” kitabında yazdıklarıdır. Aklıma Elif Şafak’ın Aşk kitabı geliyor, orada da iki ayrı ve bana sorarsanız bir arada olmasına gerek olmayan bölüm vardır: Şems’in hayatının ya da daha belirgin şekilde Aşk’ın 40 Kuralı’nın olduğu bölüm ile Amerikalı sufizm meraklısı kadının anlatıldığı “günümüz” bölümü. Lizbon’a Gece Treni de iki temel yatak üzerinden akıyor, Gregorius’un hayatı ve Prado’nun hayatı ve yazdıkları. Bir anlamda keşke sadece Prado’yu, onun sözlerini kullansaydı yazar, diye düşünüyorum. O zaman çok daha hakiki, çok daha güçlü bir kitap olurdu karşımızda. O zaman, aslında o hikayeyi anlatmak için çıktığını ama bir şekilde “Gregorius”u da katmaya karar verdiğini belli etmek zorunda kalmaz ve bir koldan diğerine geçmek için böyle “cin fikirler”e başvurmak zorunda kalmazdı kitap…

1 Yorum

  1. Geri bildirim: 2013 İstanbul Film Festivali Önerileri | sinedebiyatro

Yorum yapmak ister misiniz?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s