BAŞKA?, DENEME, Edebiyat, Sevdiğim Yazarlar
Comment 1

Dönem Ruhu: Tanpınar ve Nâzım Hikmet Üzerine…

Dönem Ruhu dediğimiz şey bilhassa sanatta aynı yıllarda yazılmış ve benzer eserlerin incelenmesinde kendisini gösteriyor. Oysa daha önemli bir soruyla karşı karşıyayız : Aynı dönemde yaşamış yazarlar arasındaki üslup ve içerik farkları. Aklıma gelen en çarpıcı örnek Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nazım Hikmet benzeşmezliği. Belki de benzeşmezlik değil bir ruh ayrımından bahsetmek daha doğru olacak. Her halükarda burada incelemeye değer bir yan görüyorum. Ne yazık ki kısıtlı bilgim ve zamanım sebebiyle bu konuda uzun uzadıya yazabilecek biri değilim. Ancak belki bir başlangıç, bir sorunsal oluşturma denemesinde bulunabilirim, belki de bu konuda daha geniş çaplı yazanlar da olmuştur, ne var ki ben daha önce böyle bir karşılaştırmaya rastlamadım. Çok genel hatlarıyla, bir süredir aklımı kurcalayan bu soruyu ele almaya çalışayım.

Tanpınar 1901 yılı Haziran ayında İstanbul’da doğmuş, Nazım Hikmet ise Kasım 1901’de Selanik’te. Nazım, 3 Haziran 1963 yılında Moskova’da hayatını kaybetmiş, Tanpınar ise 24 Ocak 1962’de İstanbul’da. İkisi de aynı yılda doğup nerdeyse aynı yıl ölmüşler, ikisi de 60 yıl kadar yaşamış. İkisi de hayatları boyunca farklı şehirlerde bulunmuşlar. Nazım Hikmet : Selanik, İstanbul, Bolu, Moskova… Tanpınar : Kerkük, Antalya, Erzurum, Bursa, İstanbul, Ankara… Çocukluklarında Osmanlı İmparatorluğu topraklarının biri doğusunda biri batısında bir şehirde bir süre yaşamış. Biri Galatasaray Lisesi’nde okumuş, diğeri İstanbul Üniversitesi’nde. İkisi de vaktiyle hocalık yapmışlar. Tanpınar 1923 yılında üniversiteden mezun olmuş, o yıllarda Nazım “komünist” Moskova’da, ilk şiir kitabını da yayınlamış. Nazım Hikmet 1938 yılında yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırılmış. 1950’ye kadar hapiste kalır Nazım, Tanpınar bu süre boyunca çeşitli yerlerde hocalık yapmaya devam eder, 1942-46 yılları arasında Meclis’te Maraş milletvekilidir. 1949’da İstanbul Üniversitesi’ndeki görevine geri döner. 1950’de hayatını tehdit altında gören Nazım mecburen SSCB’ye kaçar. (1948’de yine yurtdışına kaçmaya çalışan Sabahattin Ali sınır yakınlarında “bilinmez” kişilerce öldürülmüştür). 1950-1960 yılları arasında Tanpınar da Nazım Hikmet de kısa sürelerle Paris ve diğer Avrupa şehirlerinde bulunur. Biri son yıllarını İstanbul’da diğeri memleket hasretiyle Moskova’da geçirir; biri yalnız, diğeri çok sevdiği eşi Vera ile birlikte. Ve 62-63 yıllarında ikisi de hayata gözlerini yumar…

Şimdi gelelim “asıl” meseleye : Aynı yıllarda yaşayan, yani birbirinin “çağdaşı” olan bu iki (bana kalırsa Türk Edebiyat Tarihi’nin gelmiş geçmiş en önemli iki) edebiyat adamı, birbiri hakkında ne düşünürdü? Neden yazdıkları arasında bu kadar fark var? Ya da gerçekten aynı dönemde yaşamalarına rağmen birbirilerinden bu kadar farklılar mı? Hiç tanıştılar mı? Yahut bir yerde karşılaştılar da hiç tanışmadılar mı? Birbirilerinin eserleri hakkında hiç yazdıkları yahut söyledikleri bir şey yok mu? Yukarıda parantez içinde belirttiğim gibi ; benim için Türk Edebiyatı’nın en önemli iki ismi Nazım Hikmet ve Tanpınar. Ne gariptir ki ilkini komünistler, ikincisini de milliyetçi muhafazakarlar sahiplenmiş, oysa bu iki büyük yazarın hepimize söylediği o kadar çok şey var ki… İlk önce bu iki yazarımızı sahiplenmeli, okumalı, bolca tartışmalıyız, her yönüyle… İkisini de edebiyatımız için o kadar değerli buluyorum ki;  ikisi arasında bir tercihte dahi bulunamıyorum. O sebeple (ve daha başka bir çok sebeple de) işte bu “çağdaşlık” meselesi aklımı kurcalıyor. Bu konuda okuyanlardan gelebilecek her türlü yardıma, öneriye, düşünceye, belgeye, bulguya minnettar olurum ; zira buradan çok değerli anlamlar çıkacak gibime geliyor. Şöyle bir örnek vereyim; aslında iki yazarın birleştiği nokta şu, ikisinin de döneminden rahatsız olduğu sonucunu çıkarıyorum kendimce. Birisi çareyi gelecekte, daha doğrusu fütürizmde (bazıları komünizm demeyi tercih eder, ben hümanizm ve fütürizm demeyi daha doğru buluyorum) bulmuş ; ötekisi geçmişte, daha iyisi zamansal bütünlükte. Bu açıdan baktığımda Nazım son derece “modern” yahut yenilikçi bir dille yazıyor, öte yanda Tanpınar eski kelimelere hatta eski yazıya halen bağlı (Mehmet Kaplan, yazdıklarını eski yazıyla yazdığını dile getiriyor Tanpınar’ın). Yazdıkları kitaplara bakalım : Birisi Kurtuluş Savaşı ve 2. Dünya Savaşı hakkında Sahnenin Dışındakiler ve Huzur kitaplarını kaleme almış; diğeri Kuvay-i Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaralarını. Birisi içe dönük “entellektüel” bir dünya kurarken; diğeri yüzü halka dönük, “halkçı” bir dil kullanmış. Bu yazarların ikisi de özünde şair, ama tarzları, dert edindikleri meseleler birbirinden bir hayli farklı. Hatta ikisinin yazdıklarını yan yana koyunca, çağdaş olduklarına inanmak bile güç geliyor bazen bana. Birinin hayatı yalnızlıkla, ama sakin, sükut içerisinde geçmiş ; diğerinin çalkantılı, cefalı, ama nihayetinde mutlu ve aşık bir şekilde… Birinin alabildiğine coşkulu, diğerinin alabildiğine oturaklı bir mizacı var, yazdıklarında da bu mizaçların izdüşümü var. Peki yazdıkları arasındaki bu fark, adeta gece ve gündüz gibi kesin ayrılık nereden kaynaklanıyor? Bu sorunun cevabını vermek imkansıza yakın belki de, ancak detaycı ve titiz bir araştırmayla bu sorunun üzerine gidilebilirse, edebiyatımız ve memleket bundan fevkalade faydalar görür. Gerisi bu işi benden daha iyi bilen, daha iyi becerecek isimlere düşüyor…

1 Yorum

  1. Geri bildirim: “Tanpınar’a Biraz Huzur Verelim” Mi? | sinedebiyatro

Yorum yapmak ister misiniz?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s